İktidar ve gücün zulümden arındırılması nasıl mümkün olur?

Her insan, çocukluk evresinden sonra, toplumda kendini ispat edip yer edinmek için ölümüne mücadele eder. Kendini ispat etme ve saygınlık kazanma, insanda çok kuvvetli bir itiyaçdır. İnsan bu ihtiyacını karşılamak için aç-susuz kalmayı, hatta canını bile tehlikeye atmayı göze alabilir.

Son zamanlarda televizyonlardaki “survivor” türü yarışmalara bu açıdan baktığımızda, bu gerçeği daha iyi anlayabiliriz.

Bu yarışmalarda kişiler, kendini ispat etme, meşhur olma, keşfedilme, daha fazla kazanma... gibi saiklerle bazen aç-susuz kalıp bazen de canlarını tehlikeye atabilmektedirler.

Konuyu daha iyi anlatabilmek için soru-cevap şeklinde gidelim.

İnsanlar, neden toplumda saygınlık kazanmak isterler?

Ötekilerden bazı açılardan daha güçlü olduğunu kanıtlamak için.

Peki, güç neyle sağlanır?

İlkel toplumlarda bedenen güçlü olmak ve mal ile; gelişmiş toplumlarda ise, zenginlik ve bilgi ile sağlanır.

Güç elde eden insanlar bu güçlerini nerelerde kullanır?

Diğer insanları kendilerine hizmet ettirmek, onlardan zoraki saygı devşirmek için.

Şimdi de insanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen güç ve iktidar hırsının toplumsal yansımalarına bakalım.

İnsanoğlunun elde ettiği güç ve iktidarı arttıkça, aç gözlülüğü, gurur ve kibiri de artar.

Öyle bir hale gelir ki, diğer insanların ellerindeki her şeyini bir şekilde aldıktan sonra, emeklerini de karın tokluğuna satın alırlar. Böylelikle, insanların büyük bir kısmının, az bir kısmına hizmet etmekten başka ellerinde hiçbir çareleri kalmaz.

Toplumda derebeyler ve ağalar türemeye başlar.

Bu derebeyler ve ağalar tebasına, dünya namına hiçbir zevki tattırak istemezler.

Çünkü onlara göre bu zevkler, kendilerine aittir.

Teba ise bu zevkleri efendilerine tattırmak için bütün mesailerini harcamak zorundadırlar.

Bu konudaki en acımasız ve insan onuruna aykırı örnek, ortaçağ Avrupasında yaşanmıştır. Derebeyler, o karanlık çağda, “ilk gece hakkı” diye bir şey uydurmuşlar ve kendi toplumlarına dayatmışlardı.

Bu kural gereği, evlenen bakirelerle ilk gece derebeyler beraber oluyordu.

Saadet devrinden önceki karanlık çağda ise insanlar toplumsal statülerini sarstığı gerekçeciyle kız evlat sahibi olmak istemiyor; kız evlatları olunca da, diri diri toprağa gömüyorlardı.

Her ikiside acımasız, her ikisi de insan onurunu hiçe sayan iki uygulama idi.

Tarihten bu kesitler ne kadar karanlık birer tablo değil mi?

İşte insanlık kendi haline bırakılırsa varacağı sonuç budur.

Kendi haline bırakılan insanlıkta onur, ahlak, kaybolur. Yerine hayvani bir iktidar mücadelesi gelir.

İnsanı insana köle yapmaktan kurtaran tek yol Allah'a iman etmek ve ondan emir almak ve Ona hesap vermektir.

Atalarımız, bu hakikati şu atasözüyle çok kısa ve net bir şekilde ifade etmişlerdir:

“Baş, başa bağlı, baş şeriata bağlı.”

Yani toplumda birileri iktidar cihetiyle muhakkak gücü elinde bulunduracak ve insanlara hükmedecek, fakat kesinlikle kendini nihai güç olarak görmeyecektir.

Dünyada hükmedenlerin başı, yani hükümdar(başbakan, cumhurbaşkanı, devlet başkanı ...) bir güce bağlı değil, kendini nihai güç olarak görüyorsa firavunlarşır, derebeyleşir, ağalaşır, dikleşir, zalimleşir.

Ama kendisini, şeriata bağlı olarak bilirse, bir gün o şeriatın sahibine hesap vereceğini bilir ve halkına ona göre davranır.

Hiçbir kusuru olmayan Allahtan korktuğu için adalet ve merhamet duygusuyla halkını yönetir.

Böyle toplumlarda idareci olmak çok zor iken, vatandaş olarak yaşamak şereftir, haysiyettir.

Burada hemen akla şöyle bir soru gelebilir:

Allah'ı tanımadığı halde, toplumlarına zulmetmeyen yönetimler var. Bunların yönetim anlayışları gücünü nereden alıyor?

Müslümanlar ve bozulmadan önceki haliyle hristiyanlar, zaman zaman yer yüzünde bazı toplumlarda hakim olup iyi yönetimler sergileyerek diğer toplumlara örnek olmuşlardır.

İyi yönetimi gören inanç dışı yönetimler, iktidarlarını kaybetmemek için kendilerine çeki düzen vererek yönetimsel gelişmeler göstermiş, özellikle halklarına zülmetmekten çekinmişlerdir.

Bunun en güzel örneği, Avrupalıların, ortaçağ karanlığındaki derebeylik yönetimlerinden, Endülüs Emevileri ve gelişmiş ortaçağ islami bilimleri vasıtasıyla kurtulmasıdır.

Öte yadan günümüzde, özellikle, Yahudilerin dünya namına başarıları, müslümanları kamçılamakta iken, müslümanların adaletli ve merhametli yönetimleri, Avrupa ve Amerika devletlerini olumlu yönde etkilemektedir.

Onların yönetimsel anlamda başarılarına baktığımız zaman, islami unsurlar ile çelişmediğini hatta kopyavari örtüşmeler olduğunu görürüz.

Sonuç olarak “Baş, başa bağlı; baş, şeriata bağlı” ise, zulüm olmaz, huzur olur. Baş, şeriata bağlı değilse eninde sonunda zulüm var olur. Zulümle de abad olunmaz vesselam.

Sağlık ve afiyetle..

Salih ZORANOĞLU